Nötr Mekanın Olasılığı Üzerine

İnsanın mekan üzerine fikir yürütme girişimleri Antik Yunan’dan günümüze kadar uzanmaktadır. Felsefenin de gündemini oluşturan elemanlardan biri olan ‘mekan’ kavramının üzerine yapılan ilk tartışmalar soyut/somut, doluluk/boşluk, görülebilen/görülemeyen, algılanan/algılanmayan gibi karşılaştırmalar çevçevesinde gerçekleştiriliyordu. İnsan, bir nesne yahut özne olarak varsayılıp yani etken veya edilgen olarak konumlandırılıp mekan bu minvalde eğreti bir perspektifle değerlendiriliyordu ve bahsedilen konular üzerine kısır ürünler çıkmasının sebebi denkleme dahil edilmeyen değişkenlerin noksanlığının bizi nitelikli bir sonuçtan uzaklaştırmasıydı. Aslında kente, mekana, topluma dair düşüncelerin filizlenmesi kuramsal ortamda farklı düşüncelerin, ideolojilerin ve keza sanayileşme sonrası kapitalizmin güdümüyle olmuştur. Fikirler ortamındaki soyut savaş ortamı düşünce dünyamızda yeni muharebe alanlarının açılmasına ve bunların kısa bir zaman içerisinde büyük bir hızla gelişmesine yol açmıştır. Bu yönüyle Marx’ın yaklaşımı zaman içersinde çok yönlü çürütülmüş olmasına rağmen mekansal sınıflaşma tartışmalarını başlatması sebebiyle önemlidir. Temel kuramları ve kuramcıları açıklamak çok uzun süreceği için Lefebvre, Castells, Harvey gibi isimlerin söylediklerine önceden göz atmak gerekli.

Mekan durağan değil dinamik bir olgudur. Hem kuşatır, hem de kuşatılır. Hem müdahale eder hem de maruz kalır yani etkiler ve aynı zamanda etkilenir.

Edebiyat ve Mimarlık Ekseninde Kurgu

Mevzubahis ‘mimarlık’ ve ‘edebiyat’ gibi ucu açık, disiplinlerarası kolektivitenin yoğun olduğu alanlar olunca hem kesilebilecek ahkamın kuvveti, hem de bunun beraberinde getirdiği -altını doldurma zorunluluğundan mütevellit- muazzam omuz yükü artıyor.

Düşlüyor, kurguluyor, organize ediyor ve bu hayal mahsüllerini, kendimizle yaptığımız fikir teatilerini; bazen bir planın köşesinde, kendi ekseninde parlayan ufak bir ayrıntı, bazen kurduğumuz alçak tondan cümlenin en oturaklı, en ses getiren elemanı olarak biçimlendiriyoruz.

Sözün bittiği yerde somut bir haykırıştır mimarlık, gücünü yoğrulmuş düşüncelerden alan.

Kararlarımız ve buna bağlı kabullerimiz de büyük rol oynuyor kurgumuzu tasarlama süreci içerisinde. Aslında; ‘Edebiyat’ ve ‘Mimarlık’ mefhumlarının -görece- en keskin yol ayrımı da tam da bu noktada peyda oluyor. İroniktir ki ayrımlar, en kuvvetli kesişim noktalarında bulunurlar. Kurgu ve bu kavramın getirisi olan sonsuz ihtimaller evreninde mimarlık, dinamiklerinden kaynaklı, edebiyata göre nispeten daha kesin ve rasyonel sonuçlara ulaşma eğilimindedir. Edebiyat ihtimaller açısından ‘ebedi tamahkarlık’ lüksüne sahipken; mimarlık kendi hikayesine distopik öğeleri dahil etmemek için önlemler almak zorundadır. Birinde oluyor ve bitiyordur; diğerinde ise gerçekleşmiş ve etkilenerek süregeliyordur. Bir cephede olacaklar külliyen yazarın kontrolünde iken, diğer cepede ise bireylerin yahut toplulukların müşterek kullanımlarından dolayı ortada bir ‘dolaylı kendiliğindenlik’, yer, zaman ve mekana göre şekillenme, yeni bir forma evrilme hali hakimdir.

Edebiyat yapıyı cümleleriyle kurarken, mimarlık bunu çizgileri ve muhtelif somut öğeleriyle yapar.

İçinde bulunduğumuz ortamla daima etkileşim halindeyiz. Farklı disiplinlerden besleniyor ve fikir dünyamıza kattığımız yeni bilgilerin ışığında ürünler veriyoruz. “Kalıcı olmak” gayesiyle dünyamızda çeşitli kurgularımız, ütopyalarımız hasıl oluyor. Bunların doğal bir sonucu olarak “distopik” öğelere evrilen bir yığın düşünce/fikir var. Bizim için “son”lar her zaman belirlenebilir nitelikte değil, kaçınılmaz olanlarıyla karşılaşmak gibi imtina ettiklerimizin de olduğu aşikar. Küçük kurgularımıza: pervasızca, gelişigüzel sonlar biçebilirken; üzerinde daha etraflıca düşünülmüş layıhalarımız konusunda bu derece savurgan olamıyoruz. Temennilere fırsat vermeden, gerçeği belirtircesine ve ekseriyetle ucu açık bir biçimde sonuç önerileri sunuyoruz. Düşüncelerimizin en yoğun olduğu anlarda, betimlemelerimiz peyderpey koyulaşırken masaya birdenbire kesin yargılar sürüveririz. Bu bizim, ortadaki muallaklık durumunu sona erdirme arayışımızdan ileri gelir.

İşin özü;

Mimarlık ve Edebiyat birbiriyle daima etkileşim halinde olmuştur. Kurgu, bu iki kavramın birbiriyle kesiştiği noktada yoluna aktarma yaparak devam eder. Biz bu oyunun hem oyuncusu, hem de yazarı olarak rol alırız. Hayal dünyamız ve olaylara bakış açımızın bizi yönlendirdiği kadarıyla…